Deneme

Aradaki Çizgi

Doğuyoruz ve ölüyoruz. Bazıları şanslı kesimden olup o iki tarih arasında uzun yıllar yaşıyor bazıları ise birbirine yakın iki tarih arasında debelenmiş oluyor bu gezegende. O iki sayı arasındaki çizgi yansıtıyor yaşadıklarımızı ya da yaşayamadıklarımızı. Peki çok yaşayıp anlamsız yaşamak mı yoksa az yaşayıp gerçek manasıyla yaşayabilmek mi?

Doğduğumuzda o koca gelen gökyüzü, uzun binalar, geniş araziler, çok çok çok insanlar ve masum biz. Büyüyoruz yavaş yavaş. Dışarıdan bir şeyler kapıp kendimizi geliştirme şansını arıyoruz. Fakat bize dışarıdan verilenler bizim yaşamamız ve para kazanmamız için gereken şeyler. Mesela ufacık yaşta İngilizce kursuna yazdırılıyoruz, ileride dil öğrenmeden olmaz diye. Ya da basketbola gidiyoruz, boyumuz uzasın, kaslarımız aktive olsun diye. Biraz ileri sararsak filmi üniversitelere gidiyoruz, iyi bir işimiz olsun ve para sıkıntısı çekmeyelim diye. Sonra klasik süreçler süregeliyor, hayat akıyor. İşimizde yükseliyor, evleniyor, çocuk sahibi oluyor, ev alıyor, araba alıyor ve yaşlanıyoruz. Yaşlılıkla gelen emeklilik döneminde bol bol düşümeye imkanımız oluyor. İnancımız varsa eğer bol bol dua ediyor, ibadet ediyor ve cennete girmek için yalvarıyoruz o yüce güce.

İlk senaryoyu düşünelim. Bir gün yazlığımızın balkonunda oturup çay içiyoruz. Hafif bir rüzgar esiyor. Bahçedeki türlü ağaçların kokusu burnumuza çalınıyor. İşte o an dank ediyor. Ben ne çok yıl yaşamışım. Ne çok yılbaşı görmüş ne çok bayram kutlamışım. Ne doğumlar görmüş, ne ölümlere ağlamışım. Zamanın bir evresine eşlik etmiş, bir yerlerde çalışmış, gezmiş, yemiş, içmişim. Peki bunca yılda ben ne yapmışım? Evet, çok yıllar yaşamışım, kendimce bir kazanç sağlamışım hayatıma. Hatta bak bu yazlığı bile almışım. Ama hayat ev, yazlık almak için mi dizayn edilmişti bize? Doğal sona doğru yaklaşmışken eteklerimiz tutuşuyor ve sorgulamaya başlıyoruz. Ve o an çöküyor boşuna yaşamışım hissi.

Başka bir senaryoyu düşünelim. Henüz 20’ lerin ortasındayız. Saat 22.00 civarlarında eve gelmiş, ayaklarımızı uzatmış, camdan yağmuru seyrederken mis kokulu Türk kahvemizi yudumluyoruz. Düşünüyoruz o günü. Sabah işe giderken 30 sayfa okudum, akşam da 10 sayfa. Kısa günün karı, iyidir. 17.00’ ye kadar ofiste işler hallettik, o aşık olarak başladığımız tutkulu işe. Çıktıktan sonra çok sevdiğimiz o arkadaşımızla nostaljik bir restoranta gidiyor, harika bir akşam yemeği yiyoruz. Yemekten sonra gönüllü çalıştığımız o sivil toplum kuruluşuna gidiyor, bir çocuğa daha umut olduğumuz için kutluyoruz arkadaşlarla birbirimizi. Keyifler yerinde. Harika bir vapur yolculuğunu hakettik. Arka fonda çalan o mis gibi çalma listesiyle doya doya çekiyoruz deniz havasını içimize. Eve gelince bizi karşılayan, bizi anlayan ve bizi kabul eden aile üyelerimiz var. Tatlı bir sohbet ediliyor. Çaylar içiliyor, kahkahalar atılıyor. Ve cam kenarına atıyoruz kendimizi. Bugünü de dolu dolu yaşadım hissi kaplıyor içimizi. Hava yağmurlu, çok yağmurlu. Tam o anda sallanmaya başlıyoruz. Ne olduğunu anlayamadan çöküyor duvarlar. Can veriyoruz tam oracıkta.

Her günü sadece yaşayıp o kesin sona doğru uzun yıllar gitmek mi dersiniz yoksa her günü dolu dolu yaşayıp kısa zamanda gitmek mi dersiniz? Hangi senaryoyu yaşamak isterdiniz? Yorum sizin…

Bir Cevap Yazın