Deneme

ÇIĞLIK

Havanın serinliğine aldırmadan trençkotumu çıkarıp sandalyenin arkasına astım. Gökyüzü kasvetli gri bulutlarla kaplıydı. Denizden esen rüzgâr insanın içini ürpertmeye yetiyordu. Ama ben bunu umursamıyordum, hatta üşümek yaşadığımı hissettiriyordu. Kendime açık bir çay söylemiştim, sigaramı yakıp bir nefes çektim içime. Evimden çıkarken deniz kenarında oturup güzel bir çay içmeyi ve içimdeki tüm savaşı geride bırakmayı planlamıştım. Dalga sesleri çay bahçesindeki insanların sesleri ile karışıyor, kulağımda çınlayan sesler içimin karanlığını aydınlatıyordu. Çayımdan bir yudum aldığımda iyiden iyiye keyiflendiğimi hissetmeye başlamıştım.
Ama her şey bir anda yerle bir oldu. Çevreme etraflıca baktığımda içime tanıdık bir hüzün oturmuştu. Çay bahçesinde herkes ya çiftti ya da arkadaş, aile grubu… ben ise karşımdaki boş sandalye ile bayat bir çay içiyordum. Hüzün bulutları gözlerimi yokladı. Gözyaşlarımı tutmak için büyük bir savaş içine girdim. Bugün buraya mutlu olmak için gelmiştim ve ağlamak en son istediğim şeydi…
Kendimi yapayalnız hissediyordum. Etrafımdaki insanlar ve sesler de bunu onaylar cinstendi. Bu kadar kimsesiz olmayı istemiyordum. Doğam gereği her zaman yardıma koşan biri olmuştum. Derdi olanı dinler, elimden ne geliyorsa yapardım. Her zaman her koşulda karşımdaki insanın bu kadar yalnız, bu kadar çaresiz ve ıssız -yani benim gibi- hissetmemesi için var gücümle çabalardım. Ama konu kendim olunca beni dinleyecek tek bir ruh bile yoktu dünyada…
Kendimi bildim bileli yalnızdım. Tek gerçek dostum kitaplarımdı. Beni doğuran, beni içinde yaşatan yalnızlık bile beni istemiyordu. Bunu çok iyi biliyordum. Yalnızlıktan bu kadar şikayetçi olmamım sebebi de içine doğduğum yalnızlığın beni her an kapı dışarı etmek istemesiydi. İnsanı annesi bile istemezse kim isterdi ki?
Düşüncelerimi karşımdaki sandalyenin bir yabancı tarafından çekilmesi böldü. Sandalyeyi alan adam zahmet edip bana sandalyenin boş olup olmadığını bile sormamıştı. İşte bu kadar görünmezdim bu dünyada ben. Bütün sinir sistemimin alt üst olduğunu hissediyordum, midem bulanıyordu. Tüm nefretimi, yalnızlığımı dünyaya kusmak isteği ile yanıp tutuşuyordum.
Hiddetle oturduğum yerden kalktım, “Görmüyor musun beni? O sandalye bana ait!” diye haykırdım. Karşımdaki adam omuz silkip izinsiz aldığı sandalye ile beraber arkadaşlarının arasına karıştı. Sinirden bütün vücudum titriyordu. Gerçekten görmüyorlar beni diye inledim. Çay bahçesinin ortasına, insanlarla dolu olan masaların arasına doğru yürüdüm. Boğazıma takılan yumruyu yutkundum. Delirmiş gibi etrafa bakıyor ve bir şeyler diyebilmek için kıvranıyordum. İnsanların ise bana aldırdığı yoktu. Her zamanki gibi…
Buradayım ben! En az sizler kadar varım! Beni görmezden geliyor olmanız benim bu dünyada yer kaplamadığım anlamına gelmiyor! Neden duymak istemiyorsunuz sesimi? Neden görmek istemiyorsunuz beni? Ben size ne yaptım? Ne zaman isterseniz o zaman yanınızda olmaktan başka ben size ne yaptım? Neden bir kerecik de olsa beni dinlemiyorsunuz insancıklar?
Görünmez değilim ben, duyulmaz değilim… Bir kerecik olsa da o kıymetli başlarınızı benden yana çevirseniz ne değişir dünyada? Savaşlar mı çıkar, kıtlık mı baş gösterir yoksa dünya yerle bir mi olur? Tek gerçek bir sebebiniz varsa size yemin ederim ki bir daha ağzımı açmayacağım. Ama görüyorsunuz anlaşılmaya ihtiyacım var, duyulmaya ihtiyacım var. Kulaklarımı sağır eden yalnızlığımı duyanınız yok mu? Neden bu çığlıklara duyarsız kalıyorsunuz? Neden kendimi bir hiç, bir zavallı, bir umutsuz vaka gibi hissettiriyorsunuz?
Anlaşılmaya ihtiyacım var… Bunun için tüm varlığımı satmaya hazırım. Görmüyor musunuz sözcüklerim bile satılık benim, bir kişi olsun duyar umuduyla. Bir insan böyle yaşayamaz, bir insan bu kadar hiç olduğunu bilerek hayatta dikiş tutturamaz. Ben de tutturamadım işte. Bir işin ucundan tutup doğrultamadım. Sorarım size insancıklar yoksa bunun da suçlusu ben miyim? Sizden anlaşılmayı bekleyerek ömrümü heba eden kendimin ta kendisi miyim? Birisini sorgusuz sualsiz ipe götürecek güce sahip olan sizler, her şey gibi yalnızlığımın da suçunu bana yüklersiniz değil mi? Ama denedim. Kimse bana denemedin diyemez. Denedim. Buna son vermek için tüm gücümle denedim fakat görüyorsunuz siz bile dinlemiyorsunuz beni. Çabalarım, umutlarım beyhude… Ben yalnızlığın doğurduğu çocuk bu dünyada annesi tarafından bile sevilmeyen, yalnız olmaya mahkumum…
“Tazeleyeyim mi abla?”
Duyduğum ses ile irkildim. Beni düşüncelerimden sıyıran bu ses çay bahçesindeki garsonlardan birine aitti. Çocuk sağ elinin işaret parmağıyla yarısı içilmiş, çoktan buz gibi olmuş olan çay bardağını işaret ediyordu. Dalgınca çay bardağına baktım, kafamı hayır anlamında iki yana salladım, çantamdan bozukluk çıkarıp masanın üstüne koydum. Hızlıca kalktım sandalyeden, trençkotunu giydim ve sahil yoluna çıkan parke taşlı yola saptım. Düşünceler birer ikişer zihnine geri dönerken iyice sarındım trençkotuma, sanki beni tüm bunlardan koruyabilirmiş gibi. Birkaç dakika sessizce yürüdüm en sonunda çantamdan telefonunu çıkardım ve annemi aradım. Ama telefonu kimse açmadı…

Bir Cevap Yazın