Cihana sığamayanlardan “Nesimi”

Divan Şairi NESİMİ
Yaşadığı çağdan bağımsız ve umarsız olan, yeri geldiğinde keskin diliyle de akıllara kazınan şiirlerin sahibi Nesimi hakkında birçok rivayet bulunmaktadır. 14. Yüzyılda yaşamış şair, Bağdat’ın Nesim bölgesinde yaşadığı için Nesimi mahlasını kullanmıştır. Nesimi’nin ailesinin iyi eğitimli bir alim olduğu ve yaşadıkları bölgede gayet önemli bir şahsiyet olduğu bildirilmektedir. Hatta Nesimi’nin soy kökünün, peygamber Muhammed’e kadar ulaştığı ve bunun için kendisinin ve babasının “Seyyid” unvanı ile anıldıklarından da söz edilmektedir.
Nesimi’nin yaşadığı şehrin zenginlerinin şahsi kütüphaneleri olmuştur. Onların bezmlerinde (içki meclisi-meclis) şiir ve müzik meclisleri tertip edilmekteydi.
Zamanla Nesimi’nin Naimi ile olan sohbet ve muhabbetleri onu Hurufîlik mezhebine yönlendirmiştir. Hatta bir müddet sonra Hurufilik abdallar zümresinin başı ve yol göstericisi olmuştur.
Nesimi ihtiraslarına ve hazzına öyle bir kapıldı ki artık şiirlerini yalnızca Hurufiliği yaymak için yazmaya başladı. “Tanrı’nın insan yüzünde tecelli etmesi” ve “vücudun bütün organlarını harflerle izah” gibi fikirleri dönemin dini yetkililerince tepkiyle karşılandı.
Hallac-ı Mansur’un “En-el Hak”(Ben Tanrı’nın yansımasıyım) görüşüne itibar etmesinin de ardından Halep uleması, görüşlerinin İslam’a aykırı olduğunu ve insanlara yanlış aktarıldığını ileri sürerek öldürülmesi için fetva verdi.
Boynu vurulup derisi yüzülmek suretiyle 1417 yılında öldürüldü.
Buraya büyük bir parantez açmakta fayda görüyorum, çünkü Nesimi’nin yaşamında belli başlı uçuk haller olduğu barizdir. Söz konusu Hallacı Mansurun düşüncesine bakacak olursak birçok defa felsefi tartışmalara yol açmakla beraber onun belirtmek istediğini tam olarak anlayabildiğimizi zannetmiyorum. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmak Osmanlı padişahlarının halifelik ünvanı için kendilerine söyledikleri sıfattır ve aynı zamanda eski Türk hükümdarlarının da tengri teg tengride bolmış sözleri kendilerine söyledikleri, hatta uydurdukları bir kılıf olmuştur. Hal böyle iken Hallacı Mansur bunu hangi ülsupla ve nasıl bir mahiyetle söyledi ki halk arasına bu denli bir tartışma getirerek canından oldu, muamma.
Gazali’nin El-Munkız mine’d-dalal kitabında bahsettiği 4 grup arasında olan felsefecilerden bahsederken onların savundukları, “din sıradan halkı nizama getirmek için dünyaya gelmiştir. Ben sıradan halktan değilim, üst mertebeyim ki bundan mütevellit ibadetlere gerek duymuyorum” söylemleri de benzer yoldadır.
Aynı bakış açısını Beyazıt-ı Bestami’nin “Öyle bir denize daldım ki, peygamberler bu denizin kıyısında kalmışlardır” sözlerinde de karşımıza çıkar.
Dolayısıyla, Nesimi, Bestami, Fuzuli, Hallacı Mansur ve buna benzer daha nice şahısların içinde bulundukları histeriler etrafına zarar vermezken sırf o mertebedeki insanları anlayamadığımız için bir eleştiride bulunmak da yersiz kalmaktadır. Çünkü tarih bu şahsiyetleri yazar. Günümüze kadar ulaştığı için de bahtiyarım.
Bunca sözü etmişken de Nesimi’nin şiiriyle bitirmek lazım gelir.
Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam
Yersiz, yurtsuz cevher benim, hiçbir mekana sığmazam
Hem sedefim hem inciyim, Sırat’tan da geçiciyim
Bunca atlas kumaş ile ben bu dükkana sığmazam
Gizli hazine benim işte, göz önünde olan da ben
Maddenin cevheri benim, dağa, ummana sığmazam
Can ile cihan benim, dünya ile zaman menem
Ama ne dünyaya, ne zamana sığmazam
Yıldızlara felek benim, vahiy ile melek benim
Çek dilini dilsiz kesil, ben bu lisana sığmazam
Zerre benim güneş benim; çar penc û şeş sırlar benim
Her şey açık ve meydanda, ben bu meydana sığmazam
Ateşteki ağaç benim, dönüp duran şu taş benim
Bak şu ateş yalımına, ben bu yanana sığmazam
Şeker benim, bal da benim. Güneş benim ay da benim
Herkese can bağışlarım, ama ben cana sığmazam
Gerçi bugün Nesimi’yim, Haşimi’yim Kureyşî’yim
Bundan uludur ayetim; ayete şana sığmazam
