Deneme

Duyguların Tahavvülü

Sadece dış sinyallere tepki veren bir insan düşünün. Yat denince yatan, çalış denince çalışan, oku denince okuyan ve düşün denince düşünen. Kendini sülaleye, devlete ve ulu bir güce teslim etmiş bir insan. Söyleneni yaptığı takdirde mükafatlandırılacak, bu dünyada yaşama hakkı sunulacak. Yaşamaktan kasıt biyolojik olarak yaşayıp fonksiyonlarını yerine getirmek. Öbür dünyada ise o güzel cennetin sonsuz yolculuğunda keyif çatacak. Kendini bu olguya adamasının sebebi ise sadece öğrenilmişlik. Seçim yapmaksızın ve otomatikleşmiş hareketlerle. Hoş geldiniz dünyanın yüzde bilmem kaçına.

İnsanın yaşamda tutunabilmesi için ruh dinginliğine ihtiyacı vardır. Düştüğünde kalkabileceği, elini sımsıkı tutabileceği ve devam etmek için neden bulabileceği bir tutkudur ruh dinginliğini sağlayan. Bazı insanlar namaz kılarak ruh dinginliğine ulaşır bazı insanlar yoga yaparak. Meditasyon yapan bir insanı izleyin mesela. O an sadece kendine odaklanır, kendiyle konuşur. Aslında kendini dinler. O içinde bastırılmış minik çocuğu, kırık bırakılmış genci ve yaralarına merhem olamayan koca insanı görür. O versiyonları görünce yüzleşir kendiyle. Eğer yapabilirse yardım eli uzatır “kendine”. Ne tuhaf değil mi? Yaraya merhem sürecek kişi de aynı, yaraya kolonya döken de.

Dini bir ideolojiye bağlanmış insanlar Tanrı’nın sevgisiyle kutsarlar kendilerini. Bilirler ki ondan gelecek her şeye razı olunmalı. Tanrı, o kişi için her şeyin en güzelini ve en her hayırlısını verir. Allah’ı hissederek namaz kılan bir insanı dua ederken bir düşünün. Yüzünde annesine çikolata istediğini söyleyen bir çocuk ifadesi vardır. Öyle hevesli, öyle heyecanlı ama bir o kadar da ondan gelene razı. Ya da kilisede mumunu yakmış onu seyreden bir insanı gözünüzün önüne getirin. O ufak alev sanki duaların dile gelmiş hali. Cılız ama yanmaya devam ediyor. Çoğalmak istiyor çünkü. Hayaller, umutlar ve dualar gibi. Kendini dini bir ideolojiye adamak ve Tanrı’yı hissetmek çok huzur verici gözüküyor.

Kendinin versiyonlarıyla tanışan kişi de ibadet eden kişi de huzurunu bulabiliyor. Ruh dinginliğini ve dengesini sağladığından olacak ritüeller sonrasında hep yüzleri gülüyor. Peki hayat o kaçış anlarından ibaret mi? Sürekli o anlara kaçabilmek mümkün mü? Maalesef, hayır. Bazen yüzleştiğin insan seni daha da beter yapıyor. Bazen inandığı Tanrı istediğini vermeyince canın yana yana lanet okuyorsun ona çünkü isteyince olacak sanıyorsun ama üzgünüm. Hayata hoş geldin. Burada iyi ve kötü şeyler var ama genelde kötü şeyler var. Ve her istediğin olmuyor.

“Hayal-i Temsil” oyununda kötü olayların olduğu bir sahne

Madem sadece iyi şeyler olmuyor bu hayatta, neden bu insanların “la la la” diyerek kulaklarını tıkama durumları? Ödleri kopuyor da ondan. Kötü şeylerle yüzleşmekten, inandıklarının onlara ihanet etmesinden korkuyorlar. Halbuki insan iyi ve kötüyü sarabilmeli. Zıtlıkların birleşimi kucaklayıp açabilmeli göğsünü hayata karşı. Ah, o da ne? Her şeye göğsünü açmak ve bu şekilde ruh dinginliğine ulaşmak için sanat mı varmış? Evet, sanat varmış.

Van Gogh’un Yıldızlı Geceler tablosu

Kötü günler, zor günler, acı günler, neşeli günler, umutlu günler, günler, günler, günler… Günleri anında yaşamak ve duygu değişimlerine hazır olmak gerek çünkü kısıtlı varlıklarız biz. Kontrol bizim ellerimizde değil. Devletler, şirketler, insanlar var. Ve biz o küçük kafacıklardan ibaretiz. Kendi koca dünyamızı yaşanılır kılmak istiyorsak duygularımızı çevirmeliyiz. Bir ürüne aktarmalı bu enerjiyi ve onun karşısına geçip izlemeliyiz. Ben bu duyguyu yaşadım ve bu duygunun formunu yarattım diyebilmeliyiz. İster dine ya da ideolojiye inanalım ya da inanmayalım. Ama her şeyi dış etkenlerden bekleyemeyiz. Dönüştürelim. Dönüştürdüğümüz o formla içimizdeki o duyguyu dengeleyelim ki ruh dinginliğini her şeyi kabul ederek ulaşalım. Mesela korkumuzu ürkek bir tavşan resmine, coşkumuzu bir rock şarkısına, hüznümüzü bir şiire, merakımızı bilimsel bir araştırmaya, güveni bir kazağa ve aşkı gülen yüzlere dönüştürelim. Her an dönüştürmek mümkün mü diye soracaksınız belki. Ellerimizin altında her an bir akıllı telefon varken evet mümkün. Dönüşmezsek sıradan bir insan ya da Gregor Samsa oluruz bu hayatta. Biz onlardan olmayalım.

Bir Cevap Yazın