KAYGI ÜÇLEMESİ III: LACAN
İlk dizide Freud’un yapısal modelinin gözüyle, kaygının çocukluk dönemine ve içimizdeki ego-id bağına etkisinden bahsetmiştik.
İkinci dizi ise felsefi bir gözle Kierkegaard’ın ilk günahın ve özgürlüğün ıstırabının kaygıyı etkilediğini anlattık.
Üçüncü ve son kaygı dizimiz ise hem psikolojiyi hem felsefeyi bir araya getirebilen Lacques Lacan’dan bahsedeceğiz. Lacan’ın cümlelerini anlamak ve aktarmak zor olsa bile kaygı konusunda iki isimde de olduğu gibi bize farklı bir bakış açısı kazandırmak açısından önemli olacak.
“Vah! Quequamne hominem instituere, aut” diyor Terentius, ünlü Adelphes’inde ve soruyor “Parare, quod sit charius que ipse est sibi?” Nasıl olur da bir insan herhangi bir şeyi kendinden daha fazla sevmeyi kafasına koyar? Terentius’un sorusuna Lacan’dan bir yanıt geliyor. “Başka”
Elbette M.Ö. bu soruyu soran Terentius ile 1900’lerde yaşamış Lacan birbirini asla tanımadı. Fakat yazma eyleminin amacı zaten bu değil midir? Görülmeyenin yazıya dökülmesi, anlaşılmayanın farklı tarihlere gidilerek su yüzüne çıkarılması, farklı bilgelerin parçalarını birleştirip bir bütün olarak okuyucuya sunulması…

LACANYEN YAPI: BAŞKA
“Başka” Lacan’ın psikolojiye kattığı ve en çok kullandığı kelimelerden. Lacan “başka” derken ötekinden bahsediyor. Bizden olmayan, bizden ayrı olan. Öteki. Terentius’un sorusuna Lacan’ın “başka” cevabını verme konusunda haksız sayılmam. Biz çok küçüklükten beri gözümüzle devamlı bir “başkaya” bakarak yetişiriz: annemize. Çocuk gözümüzle devamlı göz kontağında olduğumuz ve acaba “benden ne istiyor” sorusunu sorduğumuz kişidir anne. Lacanyen yapıda kaygıya yol açan şey tam olarak bu. Bir zamanlar birlikte olduğum başkadan ayrıldım ama sanki aramızdaki o bağ devam ediyor, ben ise; ”bir hata yaptım mı?”, “yaptıklarımdan memnun mu?”, “acaba sırada benden isteyeceği ne var?” gibi sorularla devamlı gözümle her şeyin yolunda gittiğinden emin olmak istiyorum. Tam da bu “her şeyin yolunda gittiği” konusunda emin olma dürtümüz bizi kaygıya götürüyor. Kendimizden “başka” bir şeyi sevme konusundaki ısrarımız, Terentius’un “nasıl kafasına koyar” dediği şey bizi eksiklikten uzak tutmaya yarayan bir parçamız. Kaygımız.
Elbette “başka” yalnızca anneyle sınırlı kalmaz. Büyür ve gelişirim, çeşitli otorite figürlerinin olduğu hayatta devamlı “başka başkalar” eşlik edecek kaygıma. Anne yerini öğretmene, patrona, eşe bırakır. Öyle kuvvetli bir başkadır ki bu, herhangi bir topluluğun içindeki bir başkanın bile kimi zaman gözünün içine bakıp “acaba benden ne isteyecek?” derim. Başkalar şekil değiştirmeye devam ederken, kaygı devamlı eşlik eder bizi tehdit eden düşüncelere. Fakat kendimizden başka bir şeyi sevmeyi kafamıza koyduğumuzdan, emin olmak isteriz sevildiğimizden.
Anneye dönen bakış bu sefer başka bir sevgi nesnesine döner “sevgili, eş, arzu nesnesi” ve burada yeni bir kaygı şekli başlar: ötekinin arzu nesnesi olmak istemek. Nedir öteki ve neden onun arzu nesnesi olmak istiyorum? İnsanlığın en temel duygusu, Freud’un iki temel güdüsünden biri, Schiller’in dünyayı döndüren iki duygusundan en önemlisi: arzu.

Fakat Lacan’a küçük bir parantez açmak gerekirse eğer, kaygı her zaman Lacan’nın bahsettiği gibi korkunç mudur? “Başka benden ne istiyor?” veya “arzuladığımın arzu nesnesi miyim?” soruları bize faydalı olamaz mı? Elbette insanız, ne arzularımızı ne de kaygılarımızı bir tarafa bırakabiliriz fakat bakış açımızı değiştirebiliriz. Yerkes Dodson Yasasına göre, genel uyarılmışlık halimiz ile performansımız arasındaki ilişki ters U şeklinde. Buna göre, fizyolojik ve/veya zihinsel uyarılmışlık halinin şiddeti arttıkça performansı da artar. Yani, belirli bir uyarılmışlık derecesine kadar uyarılmışlık hali ile performans arasında doğru orantılı (pozitif) ilişki vardır. Ancak bir düzeyden sonra uyarılmışlık halindeki artış, performansın giderek düşmesiyle eşleşir. Bu kritik düzeyden sonra, uyarılmışlık hali ile performans arasında ters orantılı (negatif) ilişki vardır. [Keşfeden: Yasa Amerikalı psikologlar Robert M. Yerkes (1876-1956) ve John Dillingham Dodson (1879-1955)]
Kaygı da bu şekilde belli doza kadar bizi yapmamız gereken hedefe ulaşmak için öne atar. Sevdiklerimizin değerini bilmek için kaybetme korkusu verir, başka ne diyor diye düşünürken hatalarımızı görmemizi sağlar. Fakat fazlası Yerkes Dodson yasasında olduğu gibi negatif etkiler. Fazla kaybetme korkusu yaşamak, karşımızdakini boğup “gerçekten” kaybetmemize neden olur. Başkalarının gözünün içine bakmak hayatımızı yaşamımıza engel olur. Her duygunun fazlası zıttına dönüşmeye işte bu kadar ince sicimlerle bağlıdır.
LACANYEN YAPI: ÖZNE
Lacan’a göre özne, çatışmadan oluşur. Bu çatışma için kaygı gibi olumsuzluklar gerek. Kaygısız bir şekilde “özne” olamayız. “Özne” der Lacan, ”hiçbir zaman talep etmekten başka bir şey yapmamıştır.” Öyleyse özne olmak için çatışma gerekli. Çatışmanın doğurduğu sonuç ise kaygı. Peki talep etmek? Diğer canlıların yavruları beslenmek için “talep etmeden” besini kendileri bulmak zorundadır. Sadece insan yavrusu besine ulaşmak için talep ediyor. “Anne bana meme ver.”
Talep ettiğimiz şeyler hep “başkadan” geliyor diye mi kaygılanıyoruz? Evrenin dengesini değiştirecek olsak ve bu sefer hayvan yavrusu gibi bakıma (dolaylı olarak başkaya) muhtaç olmasak daha az kaygı duyar mıydık? Bunu asla bilemeyeceğiz.
Bileceğimiz şey ise yalnızca kaygılarımızın farkında olmak ve yönetme becerisi edinmek. Yazıldığı kadar uygulaması kolay olmasa bile.
Freud, Kierkegaard, Lacan ve daha nice düşünür – psikanalist varsa kaygı üstüne fikirler öne atan hiçbirinde çözüm bulunmaz. Çözümün kendisi kaygıya bakış açımız olduğundan.
Öneri Kitap
Erich Fromm- Sevme Sanatı
