Livaneli’nin Adası
Zülfü Livaneli’nin Son Ada’daki ütopik anlatısı tabiri caizse sadece kendini düşünen bir köpekbalığı tarafından adanın nasıl distopyaya dönüştürüldüğünü anlatıyor. Son Ada, bazı kimseler için bir çıkış kapısı ve yaşamaları için son umut kaynağı olarak tasvir ediliyor. Bazı kimseler için de yaşamın bürokrasisinden bunalanlara ev sahipliği yapıyor.

Kitabı okuduğunuzda olanları hissediyor gibi olabilirsiniz çünkü hepimiz aslında kendi “Son Ada”mızda daha üst akıllar tarafından senaryo metni kaleme alınmış sözde tiyatronun iflah olmaz seyircileriyiz. İşte bu yüzden kitap her defasında size “Yaşadığım yerde gerçekten söz sahibi miyim?” diye sordurtuyor. Bazı kimseler bu tiyatro oyununda daha büyük rollerde oynarken senaristler, gerçeği çarpıtarak daha küçük rollerde oynayanları ‘kilit taşı’ olarak görmemize neden oluyor. Arka planda ise senaristler ve birtakım üst rollerde oynamış üst (!) insanlar, kendilerine vaat edilen ödülü misliyle alıyor. İşte bu ödül tepetaklak olacak dünyanın fragmanı. Birkaç seyirci ise yönetmen ve senaristler tarafından belirli yerlerde belli olan tepkiyi göstermeleri için bilerek yerleştirilmiş bu oyunda. Hiçbir şeyden haberi olmayan ve biletini alıp gelen seyirciler ise yanlış yerde verilen tepkilere “ya neler oluyor” diye sormadıkları için sonu kötü biten bir tiyatro eseri izliyorlar. Roman, çoğunluğa ayak uyduranların ızdıraplarıyla dolu bu yüzden. Eğer bir iki kişi çıkıp “bakın bu yanlıştır” deyip eleştiri yaparsa o zaman köpekbalığı sinirleniyor ve çoğunluğun diktatörlüğü ile beraber son derece korkunç cezalar veriliyor bunu diyenlere. Peki insanlar bu oyuna neden bilet alıyorlar diye soracak olursanız size şöyle cevap verebilirim: Zamanlarının güzel geçeceğine ve kendi karakterlerinin gelişeceğine, zenginleşeceğine inanıyorlar ki zaten olması gereken de o. Fakat seyirciler sessiz kaldıkça ve bazılarının istedikleri gibi davrandıkça köpekbalığı daha çok şevke geliyor ve adadan daha çok besleniyor. Bu beslenme en sonda adayı yetersiz hâle getiriyor ve ‘bir yerde kötülük varsa oradaki herkes biraz suçludur’ mantığıyla ada yok oluyor.
Buradaki tek iyi şey ise “Doğruları cesaretle savunmak, ileride daha az zarar görmek için başvurulması gereken en önemli yoldu.” diyebilen birinin olması çünkü eğer bunu diyebilen biri varsa bilinçli bir yaşam ve toplum yapısı için hâlen umut var demektir. O ‘birisi’ne yani kitapta geçen “yazar”a Zülfü Livaneli bir bilgenin halkı yağmur gelecek diye uyardığını ama kendisini dinlemedikleri zaman o ahmaklarla birlikte ıslanmak zorunda olmadığını evine gidip rahatça oturabileceğini söylüyor. İşte tam da bu sebepten kitapta günah keçisi olarak ilan edilen “yazar”ı, yazarımız sonunda ‘belki kaçacakmış, adada yaşamaya başlayacakmış, yeniden ağaçlar ekecekmiş, evler yapacakmış’ gibi umuda sarılan bir inanca sürüklüyor. Nasılsa umut bir silüet olsa insanlar ona sarılmaya çalışır değil mi? Yine de silüete sarılmaları onları samimi yapmaz çünkü neden sevdiklerini, baştaki inandıkları koşulları unuturlar. Bu uğurda ‘çilehane kaçkını bir ermiş’ gibi olan “yazar”a yönetmenler, senaristler ve bu sefer de seyircilerin büyük çoğunluğu dahil bir salvo atarlar. Bunun sonucu “yazar” için iyi olmaz çünkü halk tabiriyle doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
Peki adaları mahvolmaya başlayan sakinler ne yapar? Korku ve nefretle intikam ister, bu yol onları dönülmez bir hatanın peşine sürükler. Başı sonu belli ama karakterleri, olayın işlenişi, mekanı, zamanı farklı senaryolar hayatlarımızı etkilese de bunu yazan olarak temennim “yazar” olamasak da martılara asla yüz çevirmeyen ve her zaman mücadeleyi kendine amaç edinmiş bakkalın oğlu olalım.

