Osmanlı’nın Kuruluş Dinamikleri
Osmanlıların kuruluş devri, Anadolu Selçukluları’nın 1243 Kösedağ Savaşı sonucunda Moğol istilacılarla dağıtılmasının ardından, Anadolu’daki kaos ortamında merkezi idarenin önce zayıflaması ve sonradan dağılmasıyla çeşitli bölgelerde kurulan beylikler dönemine denk gelmiştir. Bu, İkinci Anadolu Beylikleri Dönemi olarak bilinir. Ertuğrul’un uc beyi olarak Bizans sınırına yollanması sonrasında oğlu Osman, politik yapıyı beylik haline getirmiştir. Pachymere’in tarihine göre 1302 yılında İznik’i kuşatan Osman’ın ordusuna karşılık imparatorun yolladığı 2 bin kişilik ordunun Koyunhisar’da imha edilmesiyle Osman’ın ünü yayıldı. (İnalcık, 2016: 12) O dönemde doğudan Moğol baskısı dolayısıyla batıya kayan Türkmenler’e iyi bir fırsat olarak görünen Osmanlılar yoğun göç almıştır.
Tarihlerde belirtildiği adıyla Gazi ünvanı olan Osman Bey, Maveraünnehir Alp kültürüyle Abbasi Gazi kültürünü bir arada yaşatmıştır. Köprülü ise bunun Gazilik değil Alplik olduğunu, çünkü, Gaziliğin Abbasilerde ortaya çıktığı şekliyle halifenin mevcudiyet verdiği serseriler olan Ayyarlar’a kadar gittiğini belirtmekte. Uclardaki Alpler ise Gazilerden farklı olarak İslami değil Türk geleneklerine bağlı hareket etmekteydi.(Köprülü, 2016: 109) Dolayısıyla Osmanlılar tamamiyle İslami etkiyle hareket etmekte değiller gibi gözüküyor. O dönem Türkleri içerisinde hetorodoks İslam’ın (Yesevilik bu akımın öncülüdür.) daha yaygın olması sebebiyle Abbasi etkisi-yani ortodoksi- sınırlı görünmektedir. Paul Wittek’in ortaya attığı gaza anlayışı tezi, kuruluş dönemi Osmanlılarının ortodoks müslümanlık içerisinde hareket ettiği fikrine dayanıyordu. Oysa bir yandan Ön-Asya’dan Anadolu’ya gelen Türk boylarıyla beraber böyle yoğun gaza anlayışı güdebilmesi sorgulanır haldedir. Bölgeye gelen Türklerin amacı cihad etmekten çok, Anadolu’daki çarpık siyasi durumdan kurtulabilme olanağına sahip ve genişleme yolu açık bir beylikte savaşıp, kazanılacak ganimetten pay almak olarak görülmektedir. (Zorba, 2015: 155)
Maverdi’nin hilafet teorisinin Kureyş soyuna dayanması özellikle siyasi çatışma dönemlerinde çok sorun yaratmaktaydı. Fakat bu sorun Abbasilerin kendilerini Allah’ın yeryüzündeki sultanı olarak tanımlamalarıyla sona ermişti. Yani pratikte hilafet, saltanat demekti. (Timur, 1998: 83) Bu egemenlik ve meşruiyetin kurulumunda Orta-Asya geleneklerini İslam geleneklerinin gerisine atmak ise zannımca büyük bir yanılgıdır. Çünkü sosyolojik açıdan baktığımızda dahi, bölgeye Asya’dan olan göçler inanılmayacak derecede fazladır. Bu gelen hetorodoks nüfusun üzerinde hangi İslami söylemle meşruiyet yaratılabilirdi? Osmanlılar ise aksine meşruiyetlerini Aşıkpaşazade’nin yazdığı şekliyle Kayı boyuna mensup olmalarının üstüne kurmuştur. (Tartışmalı Kayı boyu iddiası için Fuad Köprülü; Türk geleneğinde Oğuz boyları arasında Kınık ve Salur boylarının prestijinin yüksek olduğunu söyleyerek, Osmanlıların bu boylara değil de meşru bir getirisi olmayan Kayı boyuna mensubiyet iddiası ileri sürmelerinin mantıksız olduğunu ve Kayı boyu iddiasının bu yüzden doğru olduğunu belirtir. Halil İnalcık ise Kayı boyu iddiasının Aşıkpaşazade döneminde uydurulmuş olduğunu düşünür.) Bu dönemde yadsınamayacak bir diğer gerçek ise Anadolu Selçuklu etkisidir. Fakat Selçuklular da aslen Pers ve Hint siyasi kültüründen etkilendiklerinden dolayı Abbasi yani Arap etkisi kısıtlı kalmaktaydı.
