Felsefe

Schopenhauer’in Ölümü II: İçsel Sonsuzluk Üzerine

Arthur Schopenhauer’in Ölüm Üzerine tahayyüllerinin esaslı bir özetini çıkarmak zor olsa da, ikinci yazımda bunun üzerinde çalışmaya devam edeceğim. Schopenhauer’in Ölümü dizisinin ilkinde, düşünürün fikirleri çerçevesinde ağırlıklı olarak yaşama iradesi kavramı üzerine konuşmuştuk ve bu iradenin bireyin zihninde yarattığı ölüm korkusunun yapaylığını anlatmıştık. Ölüm üzerine koyduğu düşüncelerde bireycilikten uzaklaşarak idealist bir çerçevede birey-tür, yani aslında fenomen-idea, ayrımı yaratan yazar; insan aklının kibirli fikirleri neticesinde zihinsel olarak bağını koparmaya çalıştığı doğanın illiyet zinciri dışında kalan biricik varlığının, tüm bireyler üzerindeki kapsayıcılığını yitirmediğini fakat daha çok türün, yani ideanın, sürekliliğini önemsediğini anlatır. Yani insan kendini diğer canlılardan farklı ve üstte görerek ayrıca ölümü bireysel adlederek doğanın gücünü ve ölümsüzlük fikrini anlayamaz.

Yaşam, kendi içinde tözsel bir nitelik taşımasının yanısıra bu töz, sıkça öne sürüldüğü üzere, bilinç, zihin ya da ruh değildir; yaşamanın neticesinde ortaya çıkan bunlar yaşamanın tözü olamaz. Fani olanın illiyet zinciri içerisinde var olduğunu bildiğimizden dolayı bilincin kendisi de temelde bağımlı olarak ortaya çıkar, görünür ve kaybolur. Uyurken, baygınken, nöbet sırasında kaybolan bilinç, dolayısıyla hayatın nedeni ve göstereni değildir. Organik hayatın değişkenlerine göre farklılık gösteren bu bilinç, çeşitli şartlara kökten bağlı olarak görünmüştür. Bireysellik organik şeyleri niteler, eğer canlı kendinin farkında ise bireysellik bilinci de niteler. Buna mukabele, et parçasına hayat veren doğal gücün bireyselliğe atfedilmiş güce bağımlı olduğu sanrısına kapılmak bizim için büyük bir hatadır. Bireysellik bu gücün doğal bir parçası olarak ortaya çıkamaz. Mamafih, hayat verici gücün ölen bedenle birlikte yok olup gittiğini düşünmek bizi içinde keskin hatalar barındıran bir denkleme iter, dolayısıyla nedenlerin sonuçlarla yer değiştirdiği, bazen nedenselliğin dahi gözardı edildiği çarpık bir düşünsel temel üzerinde bulunmak yönümüzü kaybetmemize sebebiyet verecektir. Üstünde elektrik yükleri biriken bir cismin bu yükü boşaltması evrende elektrik gücünün tamamen yok olduğu anlamına gelemez, sadece bu cisimden çekilmiştir. Schopenhauer bu örneği verirken hayat verici gücün evrenin her yerinde her an bulunduğu ve tüm fenomenlere her an her yerde etki etmekte olduğunu belirtir. Elektrik metaforu onun düşünceleri için gerçekten de bulunmaz bir madendir. Bundan ötürü, hayat gücünün bedenden alınması insanın bütünüyle yok olduğu anlamına da gelmemelidir. 4000 yıl önce kılıç sallamış bir savaşçının bunu yapmasına vesile olan gücün tamamen ortadan kalktığını iddia edemeyiz ve hatta bunu bir adım ileri götürerek, gücün o savaşçıda ilk kez ortaya çıkıp daha sonradan kaybolduğu fikri de yine aynı derece sorunludur. Dolayısıyla, o kaslara eyleme gücü verenin günümüz her yerde aktif olan ve sürekli eyleme gücüne sahip doğallığın da bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekir; fani olan o bedendeki o andaki eyleme gücüdür. Fakat, fani olana atfettiğimiz illiyet zincirleri bu gücün doğallığını kapsamaz: değişimden etkilenmeden baki kalan madde ile tözü baki olan doğal güç tüm bu zincirin nedeni olduklarından dolayı bu ilişkilerin dışındadır. Her yerde sürekli bir yenileme ve yaratma biçiminde kendini gösteren bu doğa gücü, sebep ve sonuçların fenomenler üzerinde kıldığı yıkıcı değişim ve dönüşümlerinden ya hiç etkilenmez ya da asgari düzeyde etkilenir. Bu sebeple, insanın gerçek varlığının yok olmazlığı ortaya konabilir.

Paradoksal bir biçimde; sebep/sonuç tahakkümünün değiştirici ve yıkıcılığından azade olan madde, bize doğa gücünün sürekliliğinin de bir kanıtı olarak sunulabilir. Burada mevzubahis olan madde ise topraktır. Toprak sürekli olarak üretir, çoğaltır, yaratır. Fakat burada akıllara kaba bir maddenin, toprağın, insan yaşamının nasıl tözü olabileceği düşüncesi gelebilir. Toprak doğa için sınırsız bir dölyatağı konumundadır ve sürekli olarak hayat döngüsünü içinde devam ettirir. Şüphesiz ki böyle bir maddenin parçası olarak kalmak yok olup gitmek anlamına gelemez ve tam da bu yüzden, toprağa bağımlı olan tüm yaşam gibi, insan da içinden çıktığı bütüne geri dönecektir. Bir ağacın meyvesinin olgunlaşıp büyüdükten sonra dibine düşüp çürümesi ve ona tekrar gübre olarak karışması bunun için açıklayıcı bir örnek olabilir. Kimse o elmanın yok olup gittiğini söyleyemez çünkü içerisinde bulundurduğu vitaminler toprağa tekrar karıştı bir karınca bir solucan, bir miktop tarafından da tüketildi ve böylece onlara da karışmış oldu. Schopenhauer’in panteist tahayyülünün biricik yansıması olan bu paradigmadaki temel dayanak, doğanın bir ve bütün olarak kabul edilmesi ve içinden çıkan tüm varlıkların da onunla bağını öldükten sonra da devam ettirdiği fikridir. Maddeye, yani toprağa, süreklilik ve sonsuzluk atfedilmiştir.

Bir diğer mesele her şeyin ana kaynağı olan doğanın tüm yavrularına karşı takındığı kayıtsızlıktır. Öyle ki doğa, tüm canlıların yaşamını yardıma gelmek yerine ihtimaller evrenine terk ederek aslında bireyin ölümünün ya da hayatının bir kıymetinin olmadığını ileri sürer. Yolda yürürken ne kadar sıklıkla adım attığınıza bağlı olarak yerde bulunan böceklerin hayatta kalıp kalmayacağının belirleyicisi siz olursunuz, bilinçli olarak yapmadığınız her durumda bir böceği ezmek size sadece ihtimallerin belirleyicisi konumu verir. Aynı şekilde doğada bir arada bulunan zehirli ve zehirsiz mantarlardan hangisini yiyip öleceğinin ihtimali kişiyi çarpık bir küçük ihtimaller kaosuna iter. Yaşamın ve ölümün belirleyicisi ihtimallerdir ve bir parçası olduğumuz doğa genelde bu ihtimalleri değiştiren hiçbir şey yapmaz. Ağdaki balık, kartalın yukarıdan takip ettiği fare gibi tüm canlılar, ölüm ve yaşam arasındaki ihtimallerin kaotik dünyasında yapayalnızlardır. Dolayısıyla kör talihe, kötü şansa terk edilen canlıların bireysel olarak ölmesinin ya da yaşamasının doğada bir şeyler değiştirmeyeceği fikri ortaya çıkar. Fakat bu kayıtsızlığın ve umursamamazlığın yegane sebebi, bireylerin ölümünün sadece kendi sonsuz dölyatağına geri döneceğini düşündüğünden dolayıdır, yani aslında bireyin ölümü doğa için sadece ufak bir düşme şakasıdır; birey annesinin kucaklarına koşarak geri dönmüş olur. İnsan da kendi varlığının bilincinde olan bir canlı olarak, eğer bireysel ölüm konusunu doğanın onu gördüğü gibi görebilse şüphesiz ki ondan korkmazdı. Her saniye bir yerlerde ölüm ve doğum bir arada bulunuyor, doğa sürekli olarak çocuklarını çağırıyor ve yerlerine yenilerini gönderiyor.

Bir Cevap Yazın